HABER MERKEZİ – Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Antalya’da düzenlenen aralarında Milliyet.com.tr Yayın Yönetmeni Uğur Kurban’ın da olduğu gazetecilere açıklamalarda bulundu.
Bakan Ersoy, bölgesel savaşların olumsuz etkilerine rağmen Türkiye’nin 2026 yılının ilk 9 ayında 51 milyar 278 milyon dolar turizm geliri elde ettiğini belirterek, yıl sonunda 65 milyar doların aşılmasını beklediklerini açıkladı. Ayasofya’nın yer altındaki tarihî alanlarının ziyarete açılmasının hedeflendiğini, Diyarbakır Cezaevi’ndeki dönüşüm çalışmalarının yıl sonunda tamamlanmasının planlandığını belirten Ersoy, Haydarpaşa ve Sirkeci garları ile yeni Antalya Arkeoloji Müzesi’nin 2027’de hizmete alınmasının hedeflendiğini söyledi. Formula 1’in İstanbul genelinde kültür ve sanat etkinlikleriyle destekleneceğini ifade eden Ersoy, yabancı dijital konaklama platformlarına yönelik düzenlemeyle Türkiye’de temsilci bulundurma zorunluluğu getirilmesinin ve yurt içi satışlarda alınabilecek tutarın yüzde 17 ile sınırlandırılmasının öngörüldüğünü bildirdi.

“AYASOFYA’NIN YER ALTINDAKİ TARİHİ MEKANLARINI DA ZİYARETÇİLERLE BULUŞTURMAYI HEDEFLİYORUZ”
Bakan Ersoy’un açıklamaları şöyle; Ayasofya’da Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı restorasyon, konservasyon ve güçlendirme çalışmalarını yürütüyoruz. Bilim kurulundaki hocalarımız, bu çalışmaların Mimar Sinan döneminden sonraki en kapsamlı müdahalelerden biri olduğunu ifade ediyor. Daha önce müdahale edilmemiş veya müdahalenin çok güç olduğu bölümlerde de çalışıyoruz. Özellikle kubbe ve taşıyıcı sistemlerle ilgili önemli güçlendirme faaliyetleri yürütülüyor. Ayasofya çok değerli bir kültür mirası olduğu için attığımız her adım bilimsel incelemelerden geçiyor.
Bütün uygulamalar, Vakıflar Genel Müdürlüğümüzün koordinasyonunda, Bilim Heyetimiz ve Koruma Kurulumuzun kararları doğrultusunda ilerliyor. Üniversitelerden görüş alıyoruz. Yapılacak müdahaleler inceleniyor, test ediliyor ve değerlendiriliyor. Ancak ondan sonra uygulamaya geçiyoruz.

Ana kubbedeki çalışmalarımız sürerken, mihrap ve minberin bulunduğu doğu bölümünün üzerindeki yarım kubbede de yeni bir aşamaya geçtik. Yapılan modelleme ve statik analizler, bu bölümün güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koydu. Yapısal müdahalelerin ve mozaik, kalem işi ile mermer yüzeylerdeki koruma çalışmalarının güvenle yürütülebilmesi için doğu yarım kubbeye erişim sağlayacak çelik çalışma platformunun kurulum sürecini başlattık. Özgün mihrap ve minber başta olmak üzere tarihî mimari unsurları koruma altına alıyoruz. İbadet ve ziyaret düzeninin devamı için gerekli geçici düzenlemeleri de çalışmalarla birlikte planlıyoruz. Ayasofya’yı ibadete ve ziyarete açık tutarken yapının güvenliğini ve özgün dokusunu koruyacak son derece hassas bir mühendislik çalışması yürütüyoruz.
Yer altında da kapsamlı çalışmalarımız var. Burada tarihî tüneller, su kanalları, mahzenler ve farklı amaçlarla kullanılmış mekânlar bulunuyor. Bu alanların temizliği, belgelenmesi ve korunması sürüyor. Şu ana kadar yaklaşık 3 bin ton çamur ve moloz çıkarıldı. Böylece daha önce erişilemeyen alanların incelenmesi mümkün hâle geldi. Bazı bölümlerde ilerledikçe yeni mekânlara ulaşıyoruz.

Bu yapılar, İstanbul’un tarihî su yönetimi ve altyapısı hakkında da önemli bilgiler veriyor. Yağmur sularının tahliyesi ve su dağıtımı gibi işlevlere sahip yer altı sistemlerini araştırıyoruz. Bazı bölümler insanların geçebileceği büyüklükte. Ancak bütün alanların işlevlerini ve tarihsel bağlantılarını henüz ortaya koymuş değiliz. Araştırmalarımız devam ediyor.

Kuzeydoğu bölümündeki dört odalı yer altı mezarında, yani hipojede yürütülen çalışmalar da Ayasofya’dan daha eski dönemlere uzanan izleri anlamamıza katkı sağlıyor. Ayasofya’nın yer altı, en az üst yapısı kadar ilginç. Yakın bir tarihte bu alanları öncelikle basın mensuplarımıza tanıtmak, sizlere çalışmalarımızı yerinde göstermek istiyoruz. Ardından gerekli koruma, güvenlik ve ziyaretçi altyapısı çalışmaları tamamlanan uygun bölümleri halkımızla buluşturmayı hedefliyoruz. Hangi alanların ziyarete açılabileceğini bilimsel incelemeler ve güvenlik koşulları belirleyecek. Böylece Ayasofya’nın bugün görülemeyen tarihî katmanlarının da tanınmasına imkân sağlayacağız. Fatih’in emanetini, kubbesinden yer altındaki yapılarına kadar bütüncül bir yaklaşımla koruyoruz.
TÜRKİYE, TURİZMDE YILLARDIR YAPTIĞI YATIRIMLARIN KARŞILIĞINI ALMAYI BAŞARDI
Türkiye’nin jeopolitik konumuna baktığınızda, adeta bir ateş çemberinin içinde olduğunu görüyorsunuz. Ancak Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürütülen dış politika ve barışa yönelik diplomatik çabalar sayesinde Türkiye’nin bu coğrafyada bir istikrar adası olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Geçmişte de bölgemizde krizler vardı, bugün de var. Gelecekte de benzer gelişmelerle karşılaşabileceğimizin farkındayız. Biz bu gerçekliği görerek 2018 yılında turizm stratejimizde önemli bir değişikliğe gittik. O dönemde kendimize şu soruyu sorduk: Türkiye’nin turizm sektörünü krizlere karşı nasıl daha dayanıklı hâle getirebiliriz? Bunun iki temel yolu var: Ürün çeşitliliği ve kaynak pazar çeşitliliği. Bu iki hedefe ulaşmak için de tanıtımın kurumsallaşması ve etkili biçimde yürütülmesi gerekiyordu. 2019 yılında Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansını kurduk. Bugün dünyanın dört bir yanında yoğun ve kesintisiz tanıtım kampanyaları yürütüyoruz.
Bu çalışmalar sayesinde hem turizm ürünlerimizi çeşitlendirdik hem de kaynak pazarlarımızı genişlettik. Örneğin Antalya’daki otelcilerimizle konuştuğunuzda, geçmişte misafir ağırlamadıkları ülkelerden artık ziyaretçi aldıklarını söylüyorlar. Farklı pazarlardan gelen ziyaretçileri eskiden daha çok İstanbul’da görürdük. Ulaşım altyapısının ve hava yolu bağlantılarının gelişmesiyle Antalya da çok geniş bir uluslararası erişime kavuştu. Antalya, güçlü konaklama altyapısı ve hizmet kalitesiyle zaten dünyanın önemli turizm şehirlerinden biri.
Savaş başladığında yalnızca enerji fiyatlarından etkilenmedik. Önemli kaynak pazarlarımızda da sorunlar yaşadık. Rusya-Ukrayna savaşı zaten devam ediyordu. İran da bizim önemli kaynak pazarlarımızdan biri. Körfez pazarında ise Suudi Arabistan’ın önemli bir yeri var. Savaş ortamında havalimanları kapanabiliyor, uçuşlar durabiliyor, hava sahalarının kullanımı kısıtlanabiliyor. Yaptırımların genişlemesi de ulaşım bağlantılarını etkiliyor. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye, turizmde yıllardır yaptığı yatırımların karşılığını almayı başardı.
Üçüncü çeyrek ve ilk dokuz aylık turizm sonuçlarımızı açıkladık. Üçüncü çeyrekte turizm gelirimiz, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5 artarak 25 milyar 526 milyon dolara ulaştı. İlk dokuz aylık turizm gelirimiz ise yüzde 2,4 artışla 51 milyar 278 milyon dolar oldu. İkinci çeyrekte savaşın etkilerini daha yoğun hissetmiştik. O dönemde yaptığımız açıklamada, en kötüsünün geride kaldığını ve bundan sonra toparlanma beklediğimizi söylemiştim. Nitekim turizm sektörümüzle birlikte çok hızlı hareket ettik. Güçlü tanıtım ve satış kampanyalarını devreye aldık. Türkiye’nin güvenli ve istikrarlı bir destinasyon olduğunu uluslararası kamuoyuna etkili biçimde anlattık.
Başta Türk Hava Yolları olmak üzere hava yolu şirketleri ve tur operatörleriyle rezervasyon eğilimlerini, uçuş planlamalarını ve kapasite ihtiyaçlarını birlikte değerlendirdik. Bir pazarda talep yavaşladığında diğer pazarlardaki çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. Türkiye’nin yeniden Formula 1 takvimine alınması, NATO Zirvesi’ne başarıyla ev sahipliği yapması ve Antalya’nın COP31 için seçilmesi de ülkemize duyulan güveni güçlendirdi. Türkiye’nin büyük uluslararası organizasyonlara ev sahipliği yapabilecek kapasitesini gösterdik. Kültür ve sanat etkinlikleriyle de bu süreci destekledik; bunların yurt dışındaki tanıtımlarını gerçekleştirdik.

“TÜRK DİZİLERİ VE SANATÇILARIMIZ ULUSLARARASI PAZARLARDA ÇOK POPÜLER”
Dijital tanıtımda önemli sonuçlar elde ettik. Bu yıl dijital kampanyalarımızla 74 ülkede 7,1 milyar gösterime ulaştık. Mini diziler de yeni tanıtım stratejimizin önemli bir parçası oldu. Biliyorsunuz, Türk dizileri ve sanatçılarımız uluslararası pazarlarda çok popüler. Biz de sanatçılarımızın güçlü olduğu pazarlara yönelik, onların yer aldığı mini diziler hazırlamaya başladık. Yaklaşık ikişer dakikalık bölümlerden oluşan serilerle destinasyonlarımızı hikâyenin içinde anlatıyoruz. 2025 ve 2026 yıllarında yayımlanan on mini dizimiz toplam 10,5 milyar gösterime ulaştı. Bu sonuç beklentilerimizin çok üzerinde.
Bu çalışmanın iki yönlü faydası var. Sanatçılarımızın uluslararası bilinirliğini destekliyoruz. Aynı zamanda ülkemizin turizm değerlerini çok daha etkili anlatıyoruz. Çünkü kısa bir reklam filminde anlatabilecekleriniz sınırlı. Bir destinasyon için hazırladığınız mini dizide ise çok daha güçlü bir hikâye kurabiliyorsunuz. Ege, Antalya, İstanbul, Doğu Karadeniz ve diğer bölgelerimiz için farklı içerikler üretiyoruz. Bütün bu çalışmaların sonuçlarını üçüncü çeyrek rakamlarında da görüyoruz.
“KÜLTÜR VARLIKLARININ İADESİNDE TÜRKİYE ARTIK DÜNYAYA EĞİTİM VERİYOR”
Kültür varlıklarının iadesi gerçekten zor ve çok boyutlu bir çalışma. Çünkü uluslararası bir süreçten söz ediyoruz. Türkiye’de kendi idari yapınızı güçlendirebilirsiniz ancak yabancı ülkelerdeki hukuk sistemlerini ve süreçleri tek başınıza hızlandıramazsınız. Biz bu nedenle öncelikle kurumsal kapasitemizi güçlendirdik. Kaçakçılıkla mücadele birimimizi daire başkanlığı seviyesine yükselttik. Böylece hem personel kapasitemizi hem de birimin kurumsal temsil gücünü artırdık. Uluslararası ilişkilerde kurumunuzun temsil düzeyi de önemli. Biriminizi üst seviyeye taşıdığınızda, karşı taraftaki muhataplarınızla daha güçlü bir kurumsal ilişki kurabiliyorsunuz.

İkinci olarak uluslararası ikili anlaşmalarımızı artırdık. Burada özellikle iki grup ülkeye odaklandık. Birincisi, kaçırılan eserlerin alıcılarının bulunduğu ülkeler. İkincisi ise bu eserlerin kaçakçılık güzergâhlarında yer alan transit ülkeler. Çünkü eseri henüz satışa çıkmadan veya nihai varış noktasına ulaşmadan tespit edebilmek çok önemli. Bu alanda anlaşma yaptığımız ülke sayısını 14’e çıkardık. Bu ülkeler; Özbekistan, Türkmenistan, Çin Halk Cumhuriyeti, Peru, Bulgaristan, Yunanistan, İran, Romanya, ABD, Ekvator, Sırbistan, İsviçre, İtalya ve Macaristan.
Üçüncü olarak ülke içindeki uzmanlık kapasitemizi geliştirdik. Yurt dışında bir eser sergilendiğinde veya müzayedeye çıkarıldığında bunu hızla tespit etmeniz gerekiyor. Ardından satışın durdurulması ve hukuki sürecin başlatılması için girişimde bulunuyorsunuz. Bu aşamada Dışişleri Bakanlığımız, büyükelçiliklerimiz ve konsolosluklarımızla çok yakın çalışıyoruz.
İşin en zor kısmı ise çoğu zaman eserin Anadolu’dan kaçırıldığını ortaya koymak. İlgili ülkenin hukuk sistemine ve dosyanın özelliklerine göre farklı süreçler yürütülüyor. Eserin kökenini ve ülkemizden hukuka aykırı biçimde çıkarıldığını güçlü delillerle göstermeniz gerekiyor. Bu nedenle her eser için ayrı bir bilimsel çalışma yürütüyoruz. Uzman ekiplerimiz, eserin hangi bölgeden çıktığını ve hangi arkeolojik alana ait olduğunu araştırıyor. Arşiv kayıtları, kazı belgeleri, eski fotoğraflar, tanık ifadeleri ve bilimsel analizler bu dosyaların temelini oluşturuyor. Bazen onlarca yıl önce tutulmuş bir tutanak, bazen bir bilim insanımızın araştırması, bazen de bir tanığın anlatımı iadenin önünü açabiliyor. Boubon kökenli eserler için yürüttüğümüz çalışmalar bunun önemli örneklerinden biri. Heykellerin bulundukları alanla ilişkisini ortaya koyan en küçük ayrıntı bile dosyalarımız açısından büyük önem taşıyor. Bu konuda ciddi bir uzmanlık kazandık. Bugün dünyanın farklı ülkelerinden uzmanlar Türkiye’ye gelerek eğitim alıyor, kültür varlıklarının iadesi konusundaki tecrübemizden yararlanıyor.
“ABD’DEN YENİ ESERLERİMİZ GELDİ, AÇIKLAMASINI YAPACAĞIZ”
Uluslararası kolluk kuvvetleriyle ve adli makamlarla kurduğumuz ilişkiler de çok önemli. Bugün birçok ülkede birlikte çalıştığımız ekipler var. Bu ilişkiler sayesinde sonuçları daha hızlı almaya başladık. Şu anda üzerinde çalıştığımız çok sayıda operasyon var. Ancak bunların ayrıntılarını açıklayamam. Çünkü devam eden bir operasyon hakkında bilgi verirseniz süreci riske atabilirsiniz.
Şunu söyleyebilirim: Bu hafta Amerika Birleşik Devletleri’nden yeni eserlerimiz geldi. Bunun açıklamasını da yapacağız. ABD, İsviçre, Japonya, Özbekistan, Yunanistan, Danimarka ve Çin gibi çok sayıda ülkeyle çalışmalarımız devam ediyor. Bizim için bir eserin kaçırılmasının üzerinden kaç yıl geçtiği, o eserin peşini bırakmak için bir gerekçe değil. Kültür varlıklarımızın izini sürmeye ve onları doğdukları topraklarla buluşturmaya devam edeceğiz.

“DİYARBAKIR CEZAEVİ’NDEKİ ÇALIŞMALARI YIL SONUNA KADAR TAMAMLAMAYI HEDEFLİYORUZ”
Projenin son aşamasına geldik. Hedefimiz, çalışmalarımızı yıl sonuna kadar tamamlamak. Biliyorsunuz, burayı yalnızca bir müze olarak düşünmedik. Bir taraftan geçmişte yaşanan acıların unutulmaması, demokrasinin, hukuk devletinin ve insan haklarının öneminin gelecek kuşaklara aktarılması için bir hafıza müzesi oluşturuyoruz. Diğer taraftan gençlerimizin ve vatandaşlarımızın yararlanabileceği kapsamlı bir kültür ve sanat merkezi hazırlıyoruz.
TURİZMDE 12 AY HEDEFİ
Turizmdeki temel hedeflerimizden biri, hareketliliği yılın 12 ayına yaymak. Özellikle kıyı bölgelerimizde düşük sezon olarak adlandırdığımız kış aylarında turizm hareketliliğini artırmamız gerekiyor. Bu yalnızca ziyaretçi sayısıyla ilgili değil. Sürdürülebilir istihdam, hizmet standartlarının korunması ve turizm ekonomisinin yıl boyunca çalışması açısından da önemli. Bu nedenle kongre ve etkinlik turizmine ciddi yatırım yapıyoruz. TGA bünyesinde yeni bir yapılanmaya gidiyoruz. Uluslararası kongreleri ve büyük ölçekli organizasyonları ülkemize kazandırmak için teklif hazırlayacak, pazarlama ve organizasyon süreçlerini yürütecek profesyonel bir yapı oluşturuyoruz. Personel istihdamı da başladı. İstanbul’da Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin Bakanlığımıza devri gerçekleşecek. Bununla ilgili hukuki süreçte davayı kazandık. Devir işlemlerinin tamamlanmasının ardından gerekli yatırımları yaparak merkezi değerlendireceğiz.

COP31 ZİRVESİNE ADIM ADIM
Antalya’da ise COP31 kapsamında hazırlanan alanlar önemli bir fırsat sunuyor. Organizasyonun ardından Antalya EXPO alanında Türkiye’nin en büyük ve en önemli fuar, kongre ve etkinlik merkezlerinden birini hayata geçirmeyi hedefliyoruz. COP31 tamamlandıktan sonraki süreçte, ilgili alanların aşamalı olarak Bakanlığımıza devredilmesi planlanıyor. Böylece Antalya’da büyük ölçekli uluslararası organizasyonlara ev sahipliği yapabilecek güçlü bir kongre altyapısına sahip olacağız. Antalya’nın güçlü bir konaklama altyapısı, uluslararası hava yolu bağlantıları ve büyük organizasyonlara ev sahipliği yapma tecrübesi var. Şimdi bu birikimi, dünya ölçeğinde bir fuar, kongre ve etkinlik merkeziyle tamamlamak istiyoruz. Alanı mevsimlerin ihtiyaçlarına göre değerlendireceğiz. Yaz döneminde turistlerimiz ve Antalyalılar için yeni bir etkinlik ve deneyim alanı oluşturacağız. Dolulukların daha düşük seyrettiği kış ve bahar dönemlerinde ise uluslararası kongreler, fuarlar ve şirket organizasyonlarıyla şehrimize yeni bir ziyaretçi hareketliliği kazandıracağız.

“FORMULA 1’İ PİSTTEN ÇIKARIP BÜTÜN İSTANBUL’A YAYACAĞIZ”
Türkiye’nin ve İstanbul’un tanıtımı için büyük bir uluslararası iletişim fırsatı olarak değerlendiriyoruz. Stratejimizi üç döneme ayırdık: Formula 1 öncesi, Formula 1 sırası ve Formula 1 sonrası. Formula 1 için Türkiye’ye gelecek ziyaretçinin seyahat süresini uzatmak istiyoruz. Örneğin bir ziyaretçi yarış öncesinde Ege’de tatil yapabilir, ardından İstanbul’a gelerek Formula 1’i izleyebilir. Başka bir ziyaretçi ise önce İstanbul’a gelip yarışı takip ettikten sonra Antalya’da tatiline devam edebilir. Bu farklı seyahat seçeneklerini bir araya getirmek için çalışıyoruz. Bunun yanında Formula 1 döneminde İstanbul’un eğlence, kültür ve sanat hayatını da organizasyonla bütünleştirmek istiyoruz. Büyük sanatçıların katılacağı etkinlikler, konserler ve farklı kültür-sanat organizasyonlarıyla yarış haftasını çok daha geniş kapsamlı bir festivale dönüştürmeyi hedefliyoruz. Kültür Yolu Festivali’nin uluslararası katılımı daha da güçlü bir modelini düşünün. Böylece hem Formula 1 için gelen yabancı ziyaretçi sayısını hem de ziyaretçilerin Türkiye’de kalış süresini ve toplam harcamasını artırmayı amaçlıyoruz. Formula 1’i gerçek anlamda büyük bir turizm ve tanıtım organizasyonu olarak değerlendirmek istiyoruz.

“TÜRKİYE’NİN GECE MÜZECİLİĞİ MODELİ AVRUPA’YA ÖRNEK OLDU”
Gece müzeciliği uygulamasından çok memnunuz. Hatta sonuçlar beklentilerimizin üzerine çıktı. Beni en çok sevindiren gelişmelerden biri de Türkiye’de başlattığımız bu uygulamanın yurt dışında örnek alınması. İtalya’da ve Yunanistan’da benzer çalışmaların başladığını görüyoruz. Hatta gelip bize uygulamayı nasıl yaptığımızı soruyorlar. Özellikle Antalya ve Ege gibi yaz aylarında sıcaklığın çok yüksek olduğu destinasyonlarda gece müzeciliği önemli bir ihtiyacı karşılıyor. Günün en sıcak saatlerinde turistler doğal olarak denizde veya havuz başında olmak istiyor. O sıcakta otelden çıkıp ören yeri gezmek cazip gelmeyebiliyor. Biz de ziyaretçilerin gün batımından sonra daha serin bir ortamda tarihî alanları gezmesini, ardından çevredeki esnafla buluşmasını hedefledik.
Ancak bunun yanında çok güzel bir sonuçla daha karşılaştık. Gece aydınlatılan ören yerleri gündüzden farklı bir atmosfere kavuştu. Ziyaretçiler gündüz gezdikleri ören yerlerini gece yeniden görmek istemeye başladı. Yani aynı alanı farklı saatlerde iki kez ziyaret eden misafirlerimiz oldu. Uygulamaya yoğun ilgi var. Önümüzdeki dönemde özellikle şehir merkezlerine yakın ve ziyaretçi yoğunluğu yüksek alanlarda gece müzeciliği uygulamalarını artıracağız. Bazı mevcut alanlarda da ziyaret güzergâhlarını ve kapsamı genişleteceğiz. Burada iki temel kriterimiz var. Birincisi ziyaretçi yoğunluğu, ikincisi de ören yerinin şehirle ve esnafla ilişki kurabilmesi. Amacımız, ziyaretçinin tarihî alanı gezmesinin yanında çevredeki ekonomik ve sosyal hayatın da bu hareketlilikten yararlanması.
“HAYDARPAŞA VE SİRKECİ İSTANBUL’UN YENİ KÜLTÜR VE SANAT MERKEZLERİ OLACAK”
Haydarpaşa ve Sirkeci projelerinin ilk etaplarını 2027 yılında hizmete açmayı hedefliyoruz. Ancak çalışmalar sırasında öngörülmeyen bazı durumlarla karşılaştık. Tescilli tarihî yapılarda bu tür durumlarla karşılaşmak mümkün. Burada yalnızca birer gar binasından söz etmiyoruz. Farklı dönemlerde inşa edilmiş çok sayıda tarihî yapının bulunduğu geniş alanlardan bahsediyoruz. Bu nedenle her yapının mevcut durumunu, taşıyıcı sistemini ve koruma ihtiyaçlarını ayrı ayrı değerlendiriyoruz.

15 Ağustos 2024’te TCDD ile imzaladığımız protokolün ardından bilimsel ve teknik çalışmalarımızı başlattık. Haydarpaşa’da yürüttüğümüz incelemeler sırasında gar binasının orijinal projelerine de ulaştık. Bu projelerde, yapının temelinde uzunlukları 8 ile 21 metre, çapları ise 50 ile 90 santimetre arasında değişen yaklaşık 1.000 ahşap kazık bulunduğunu gördük. Mevcut durumu belirlemek için yapılan jeoradar çalışmasında bunların yaklaşık 200’ünün yerinde olduğu, yaklaşık 800’ünün ise tespit edilemediği belirlendi.
Bu, yapının güvenliği açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir bulguydu. Sondajlar, arazi ve laboratuvar testleriyle zemini de ayrıntılı biçimde inceledik. Zeminin gevşek, suya doygun ve sıvılaşma riski taşıyan bir yapıda olduğu belirlendi. Bu nedenle önceliğimiz, üst yapı çalışmalarından önce zeminin güvenliğini sağlamak oldu. Uzman mühendislerimizin hazırladığı zemin iyileştirme projesi, akademik heyetler tarafından incelendi ve Danışma Kurulumuzca uygun görüldü. Yapının çevresinde fore kazık, içinde ve dışında ise farklı enjeksiyon yöntemleriyle zemin güçlendirme uygulamaları gerçekleştirildi. Binaya yerleştirdiğimiz teknik izleme cihazlarıyla yapının davranışını sürekli takip ederek çalışmaları kontrollü ve aşamalı biçimde yürüttük. Bodrum katındaki sınırlı çalışma alanı da özel ekipman ve hassas uygulama gerektirdi.
Alandaki diğer yapıları da kendi zemin ve taşıyıcı sistem özelliklerine göre ele aldık. Sirkeci’de de zemin güvenliğine ve güçlendirme ihtiyaçlarına öncelik verdik. Bu süreç hem zaman aldı hem de ilave maliyetler oluşturdu. Ancak gerekli güçlendirmeleri yapmadan üst yapıyı restore etmenin doğru olmadığını biliyoruz. Özellikle deprem riski düşünüldüğünde, yapının temel güvenliği en az üst yapısı kadar önemli. Arkeopark alanında altyapı, drenaj ve ziyaretçi güzergâhları için yapılan kazılarda da yeni arkeolojik kalıntılar ortaya çıktı. Projeleri bu kalıntıları koruyacak şekilde yeniden düzenledik. Bu teknik süreçler ve proje revizyonları, ilave süre ihtiyacı doğurdu. Zemin çalışmalarında ilerledikçe üst yapı restorasyonlarında da daha hızlı yol alıyoruz. Burada çok titiz bir restorasyon gerçekleştiriyoruz. Tarihî yapıların üzerindeki sonradan yapılmış sıvaları kaldırdığınızda, altlarından özgün mimari detaylar ve bezemeler çıkabiliyor. Bunları özgün hâline uygun biçimde tek tek onarıyoruz. Çatılarda, tavanlarda, duvarlarda ve süsleme elemanlarında ince işçilik gerektiren uygulamalar yapıyoruz.
“İSTANBUL’A ÖNEMLİ BİR KÜLTÜR VE SANAT MERKEZİ KAZANDIRACAĞIZ”
Haydarpaşa’da kapsamlı bir kültür ve sanat alanı oluşturuyoruz. Ana gar binası ulaşım işlevini korumaya devam edecek. Bunun yanında her yaş grubuna hitap eden büyük bir kütüphane, yazma eserlere yönelik alanlar, sergi salonları, sanat ve tasarım atölyeleri ile çok amaçlı kültür-sanat mekânları hazırlıyoruz. Anadolu Yakası’nın ilk arkeoloji müzesini de burada hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Arkeopark ve açık etkinlik alanlarıyla birlikte İstanbul’a önemli bir kültür ve sanat merkezi kazandıracağız.
Sirkeci’de ise farklı bir tarihsel anlatı öne çıkacak. Burada bir göç müzesi oluşturuyoruz. Çünkü Sirkeci’nin Türkiye’nin göç tarihinde özel bir yeri var. Avrupa’ya yapılan göçler, Balkanlardan Türkiye’ye gelişler ve tarihî demir yolu hatları bu alanın hafızasında önemli bir yer tutuyor. Haydarpaşa’da da Anadolu’ya uzanan demir yolu tarihini ve savaş dönemlerinde garın üstlendiği rolü ele alan içerikler olacak.

Her iki alanda çok amaçlı sergi salonları, etkinlik merkezleri ve açık hava organizasyon alanları oluşturuyoruz. Haydarpaşa’daki eski Et ve Balık Kurumu tesislerinin bulunduğu bölgede de önemli bir performans ve etkinlik merkezi planlıyoruz. Ayrıca geniş peyzaj alanları hazırlıyoruz.
Rami Kütüphanesi’nde olduğu gibi vatandaşlarımızın günlük yaşamlarında kullanabilecekleri, yeşil alanları ve yürüyüş yolları bulunan yeni kamusal mekânlar ortaya çıkacak. Haydarpaşa’nın ulaşım açısından çok önemli bir konumu var. Çevresindeki raylı sistemler, vapur iskeleleri ve diğer toplu taşıma bağlantıları, alanın erişilebilirliğini güçlendiriyor. Trenlerin Haydarpaşa’ya gelmeye devam etmesini sağlayacağız. Turistik trenler de buradan hareket edebilecek. Garın ulaşım işlevini korurken güçlü bir kültür ve sanat merkezi oluşturuyoruz.
Anadolu Yakası’nda bu ölçekte bir kültür-sanat merkezine ihtiyaç var. Haydarpaşa bu ihtiyaca önemli ölçüde cevap verecek. Sirkeci de tarihî yarımadanın merkezinde çok değerli bir konumda. Orada adeta bir kültür ve sanat vahası oluşturuyoruz. Topkapı Sarayı, Ayasofya, Gülhane ve Sirkeci arasında ziyaretçilerin kullanabileceği kültür rotalarını geliştirmek istiyoruz. Böylece tarihî yarımadadaki ziyaretçi hareketliliğini daha geniş bir alana yayacağız. Sirkeci’de de demir yolu ve Marmaray bağlantıları korunacak. Ulaşım erişimiyle kültürel kullanımın birlikte sürdüğü, gerekli güvenlik kontrollerinin sağlandığı düzenli bir ziyaret ortamı oluşturacağız. Yaya alanlarını ve parkları genişletecek, insanların rahatlıkla vakit geçirebilecekleri kamusal alanlar hazırlayacağız. Haydarpaşa ve Sirkeci’yi İstanbul’un kültür ve sanat hayatına önemli katkılar sunacak iki yeni merkez olarak görüyoruz. İlk etapları 2027 yılında açmayı hedefliyoruz. Uygulama takvimini de bilimsel tespitler ve koruma gereklilikleri doğrultusunda ilerletiyoruz.
“DİJİTAL TURİZMDE HEM OTELİ HEM TÜKETİCİYİ KORUYACAĞIZ”
TÜRSAB’ın geçmişte Booking hakkında açtığı dava ve diğer yurt dışı merkezli platformlara ilişkin girişimleri biliyorsunuz. Öncelikle şunu söylemek isterim: Bizim yaklaşımımız rekabetçi, adil ve tüketiciyi koruyan bir sistem oluşturmak. Dijital seyahat platformları artık dünyanın her yerinde turizm ekonomisinin önemli bir parçası. Teknoloji, tüketici davranışları, iletişim ve satış kanalları değişiyor. Bizim bu değişime kapalı olmamız mümkün değil. Ancak adil rekabet koşullarını da sağlamak zorundayız. Tartışılan konulardan biri vergi meselesi. Yabancı dijital platformların vergi ödemediği, yerli seyahat acentelerinin ise dezavantajlı olduğu ileri sürülüyor. Bu değerlendirme yapılırken farklı vergi türlerinin, matrahlarının ve yükümlülüklerin birlikte ele alınması gerekiyor.
Konaklama hizmetine ilişkin vergilerle platformun sunduğu aracılık hizmetine ilişkin vergileri birbirinden ayırmak gerekiyor. Kurumlar vergisi ile dijital hizmet vergisinin hesaplanma yöntemleri de farklı. Biri vergiye tabi kazanç, diğeri kapsamına giren dijital hizmetlerden elde edilen hasılat üzerinden hesaplanıyor. Dolayısıyla yalnızca vergilerin isimlerine bakarak bir sonuca varmak doğru değil. Gerçek vergi yükünü bütün unsurlarıyla değerlendirmek gerekiyor.
TBMM’de görüşülen düzenlemeyle yabancı dijital konaklama platformlarının yükümlülüklerini açık biçimde belirlemeyi amaçlıyoruz. TGA’ya turizm payı ödemeleri de teklifin kapsamındaki yükümlülüklerden biri. Otel işletmelerimizi koruyacak hükümler de öngörüyoruz. Teklife göre, yurt içinden yurt içine yapılan satışlarda platformların hizmete konu satış bedeli üzerinden, her ne ad altında olursa olsun alabileceği tutar yüzde 17’yi geçemeyecek. Bu hesaplama vergiler hariç tutar üzerinden yapılacak. Böylece işletmelerimizin karşı karşıya kaldığı maliyetlerin daha öngörülebilir olmasını ve haksız uygulamaların önüne geçilmesini hedefliyoruz. Tüketici açısından da önemli bir düzenleme öngörüyoruz. Yabancı platformlarla ilgili sorunlardan biri, Türkiye’de muhatap bulunamamasıydı. Tüketici bir sorun yaşadığında kime başvuracağını bilemeyebiliyordu.
Teklifle Türkiye’de temsilci bulundurma yükümlülüğü getiriliyor. Böylece tüketicinin şikâyetini iletebileceği ve çözüm talep edebileceği bir muhatabın bulunması amaçlanıyor. Bir diğer konu da belge ve kuruluş bedelleri. Burada seyahat acentelerinin TÜRSAB’a ödediği kuruluş ödentisiyle Bakanlığın işletme belgesi bedelini birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bunlar farklı kalemler. Yabancı dijital konaklama platformları için teklifte iki yıl süreli, devredilemeyen bir izin belgesi öngörülüyor. Belge bedeli 5 milyon lira olarak belirleniyor ve bu tutarın her yıl yeniden değerleme oranında artırılması planlanıyor. Dolayısıyla bütün koşulları birlikte değerlendirmek gerekiyor. Amacımız, dünyadaki gelişmelere ve rekabet koşullarına açık bir sistem kurarken tüketicimizi ve turizm işletmelerimizi korumak. Dünyada teknoloji ve ticaret modelleri değişirken buna uyum sağlamak zorundasınız. Hazırlanan düzenlemeye de bu anlayışla yaklaşıyoruz.
